Muhterem kari, geçmiş gün doğudan batıya memleketin hastanelerinde çok çile çekmiş, memleketin ahvalini iyi bilir, edebiyat düşkünü, şiir sevdalısı, kulak zarını askerlikte operasyon hallerine hediye etmiş bir doktor abimiz mektebi tıbbiyeyi bitirmiş. Tabip ne demek: bir kelimenin arkasında uykusuz geceler, ezberlenen hücre organelleri, Krebs’in glikoz siklusu, 206 kemik, beynin girinti çıkıntılarının isimleri, acilde yediğimiz küfürler, doğuramayan kadınların ahu vahları, say say bitmez gayretler var. Ana babalarımızın çektiklerini hiç saymıyorum. Fakültede yıllarca bize destekleri, ümitleri, “çocuğum doktor” derken anamın hafifçe kafasını kaldırıp mahalleli teyzelere bakışı hep bu kelimenin arkasında. Neyse, abi okulu bitirmiş ama bitirmek mecburi hizmet kurası demek. Memleketin en doğusundan gelen, ömrü kar ve ayazla mücadeleyle geçmiş abimiz bir kura çekiyor ki inanılmaz. Altın bilek tabir ederler böylelerini. Abimiz de Adapazarı’nın Sapanca ilçesinde göl kenarında bir sağlık ocağını çekmiş. Muhteşem bir manzara, göl kenarında bir sağlık ocağı, abimiz Nusret Fişek’ten ders görmüş bir solcu, sosyalist olduğundan kendini halk sağlığına feda etmeye hazır. Köylülere bakacak, çocuklarını takip edecek velhasıl tababetin narı ile yanmış, hizmete hazır pimi çekilmiş el bombası gibi.
Bölük komutanının vazifeleri askerlik eğitiminde çok dikkatimi celp etmişti. Bölük komutanı nihayetinde bölüğün her şeyinden sorumludur vesselam yazıp bitirmişler. Sağlık Ocağı tabipliği de öyle bir şey. Bir Ocak tabibi en nihayetinde mıntıkasında sağlıkla ilgili olmuş ve olabilecek her şeyden sorumludur. Haza sağlık bölük komutanı. Sağlık ordusunun bu ilk basamaklarında memleketin insanını tanır, personelin imkân kabiliyetlerini kavrar, memleket insanıyla iletişim yollarını öğrenirsiniz. Ya da öğrenemez ve meslek boyunca hep öfkeli, her aşamada sıkıntılı bir yaşamınız olur. Mektepteyken sürekli ihtisas yaptığı Amerika hastanelerini, sağlık sistemini anlatan bir hocamız mecburi hizmet çıkınca bize acımış köylülerle ilgili malumat verme amacıyla derste ‘’köylüler nasıl evet der biliyor musunuz’’ deyince 400 kişi sanki anlaşmış gibi “YEEES” deyince ilk iletişim dersimizi almıştık.
Türkler asker millettir, aniden teşkilatlanmaları hep şayan-ı dikkattir.1960’da zatımın da adına vesile olan vukuata devrim mi yoksa darbe mi denir meselesini bir kenara bırakırsak, devlet sosyal devlet olmaya dümen kırıyor, sağlıkta sosyalist uygulamalara başlıyor, bölükler taburlara, taburlar tugaylara dönerken, Sağlık Evleri/Sağlık Ocakları, hastaneler şeklinde teşkilatlanıyor. İlk başta müracaat eden vatandaşların ilaç ve tedavilerinin dahi ücretsiz olduğu vaz edilen sistem en sonunda bu günkü hale dönüşüyor. Gazetemiz yönetimi uygun görürse bir vakit bu tartışmaya da gireriz.
Neyse abimiz valizi elinde, yatağını denk etmiş, haritadan yerini bellemiş, eşe dosta sorup Ankara’dan bindiği trenden Sapanca istasyonunda iner ve bir fayton desem olmaz kaptıkaçtıya atlayıp soluğu ocakta alır. Doktorun geleceği duyulmuş olduğundan ocağın kenarında tek tip lojmanlardan biri temizlenip hazır edilmiş bekleniyor. Doktorumuz eşyalarıyla görününce bir kapıdan ebe hemşire koşup yardım ederlerken bir kapıdan da istihza ile abimizi süzen, orta yaşlarda ocağın ilk doktoru çıkmış.
Doktorların birbirleriyle geçimleri hep sıkıntılı olmuştur. Şu yaşımda hâlâ yaşadıklarımı düşününce gülmeden edemiyorum. Üst seviyelerde şahsi itimat, memlekete nazaran yüksek talim terbiye hatta üç dört testis sahibi olmak bazen doktor milletini de bozmuş galiba diye düşünmeden edemiyorum. Akşamına eski doktor ocağın göl kenarındaki kameriyesinde mangalı yaktırmış, -tabi o vakitler memurlar henüz et yiyip rakı içebiliyor- herkes birbirini daha iyi tanısın deyip muhabbeti koyultmuşlar. Orta yaşlı hemşirenin hallerinden abimiz hafifçe huylanmış ama çok geçmeden iş piyastos olmuş. Ocağın eski doktoru Hacettepe mezunu bir meslektaş, memleketin mümtaz bir hastanesinde psikiyatri ihtisası yaparken üç yıl sonra hayat manasız gelmeye başlamış. Hastalar bakılacak, para kazanılacak, evlenilecek, çoluk çombalak, okuldu, askerlikti derken işler güçler gözünde listelenince bir gece ani kararla ihtisası bırakmış. Kör boğaz yiyeceğin bi çeyrek ekmek, içeceği yirmi gram rakı, olur gider inşallah deyip istifa etmiş. Bakanlığa müracaat ederek pratisyen hekim olarak atanma talep etmiş. Eş dost dur dedi ise de Sapanca’ya atanmış yıllardır aynı yerde çalışmakta imiş. Orta yaşlı hemşire ile de halvet olmuş, aynı lojmanda hayattan talep edecekleri her şey ellerinin altında, hafta sonları dahi ocaktan çıkmadan alışverişlerini yerli personele yaptırıp mümkün mertebe insan görmeden yaşayıp giderlermiş.
Abimiz eski meslektaşına hekimliğe dair hayallerini, halka hizmet tutkusunu anlattıkça onun tek söylediği “kardeşim bu millet senin bildiğin gibi değil” olmuş. Yıllardır aynı personelle çalışan ocakta zamanla yıpranmış personelin de işe gitmekten öte bi gayreti kalmamış, yazılar gelip gidiyor, sağlık memuru istatistikleri her ay biraz değiştirip tekrar yolluyor, müdürlük ara sıra uğrayıp aşı getiriyor bir iki kâğıt bırakıp gidiyor, bazen vilayette toplantı, Sağlık Müdürü kendi kendine yırtınıp duruyor derken yıllar yılları kovalamış. Sağlık ocağının bazı köşeleri terk edilmiş, sıvaları dökülmüş, pencere kapakları rüzgarla rezelerinden çıkmış, görünen yerlerde örümcek evleri kimsenin gözüne batmaz olmuş. Zaten ahali de elini ayağını çekmiş, ara sıra ilaç yazdırmaya ya da rapor almaya gelen bir iki memurdan başka gelen giden kalmamış. Taze hekim abimiz Mao’nun çıplak ayaklı doktorları gibi terlikleri giyip sağlam bir temizliğe başlamış, personelin de yardımıyla önce temizlik sonra ufak tamirat. Bunu duyan Sağlık Müdürlüğünün desteğiyle boya badana da yapılınca pembe boyalı ev hayali gibi göl kenarında görünür şirin bir hal almış. Sonra atlayıp cipe köyleri, ilçe merkezini, Kaymakamı, Belediye Reisini, muhtarları dolaşıp Sağlık Ocağının faaliyetlerini anlatmaya başlamış abimiz. Bu arada eski hekim ve hemşire hiç odalarından çıkmaz, bu faaliyetlere iştirak etmez, ara sıra abimize “bu millet senin bildiğin gibi değil” dermiş.
Bir müddet sonra genç tabibin namı Sapanca’yı tutmuş. Çocukları sever, yaşlıların elini öper, hediye rüşvet asla kabul etmez, ne vakit kapısını çalsan koşar gelir bir civan parçası. Gelen gelmiş, geldikçe daha çok gelmiş. Herkes yeni doktora muayene olmak istiyor. Sabah yedi buçukta sıralar olmuş kapıda, numaralar dağıtılmış. Abimiz başarmanın haklı gururuyla kıvanmakta iken ara sıra bu hengâmede rastladığı eski hekim “bu millet senin bildiğin gibi değil” der geçermiş.
Günlerden bir gün polikliniğe müracaatın çokluğundan sabah sekizde işe başlayan abimiz parçalanırcasına hasta bakmakta, büyük-küçük yaşlı-genç demeden dünyayı kurtarmakta iken kapıda seslerin yükseldiğini duymuş. Çıkıp ne oluyor demeye kalmadan “benim çocuğuma ne zaman bakılacak” diyen iriyarı bir hasta sahibi abimizin gözünün üstüne bir yumruk indirmiş. Polis, jandarma, savcı mahkeme derken akşam olmuş. Abinin gözü çürük et morluğunda, buzlar konmuş, eski hekim göl kenarına kameriyeye yine mangalı yaktırmış bi bardak rakı koymuş önüne. “Ben sana bu millet bildiğin gibi değildir demedim mi? İşte senin mükâfatın. Ben burayı senin bulduğun hale getirmek için neler çekmiştim. Bilmiyor muydum örümcek, temizlemeyi ishal tedavi etmeyi” deyince abimiz ilk millet dersini almış. Solculuk hastalıktır çıkmaz insanın içinden lakin defalarca gördük halkımıza hizmet ederken en azami dikkat göstereceğimiz husus kendimizi bizzat halkımızın hışmından korumak olmadı mı? Kalın sağlıcakla.



